Neden tasarruf edemiyoruz?

Meseleye kestirmeden gireyim: Türkiye'de 1980-2003 yılları arasında Devletin iç borçlanma yoluyla yarattığı “crawding-out” yani “dışarı itme” etkisi, 2003 yılından sonra kamu harcamalarının daha çok vergi gelirleriyle karşılanmasına karar verildikten sonra başkalaşım geçirmiş. Yani, eskiden iç borçlanma yoluyla özel tasarrufların kamuya aktarılması benimsenirken, bugün “neden harcamalarım için topladığım paraya faiz ödeyeceğim, vergileri artırırım olur biter” mantığı ağır basmış durumda. Öyle ya da böyle, devletin özel kesimi dışarı itme etkisi devam ediyor.

Kamu, harcamalarını bu şekilde finanse edip adını da “bütçe disiplini” olarak koyduktan sonra, özel sektör ve hane halkı da sürekli azalan gelirleriyle harcamaları arasında sıkışıp kaldığı için borçlanmayı tercih etmek zorunda kalmış. Özel kesimin yıllar itibarıyla kullandığı kredi hacminin artışını bu argüman kanıtlıyor.

Hane halkı ve özel kesimin tasarruflarının artması için kamunun küçülmesi ve nihayetinde daha az vergi alması gerekiyor. Ancak kamu bu gerçeği biliyor ve görmezden geliyor. Bu sebeple büyümenin özel kesim harcamaları ile yatırımları olmadan sadece kamu desteğiyle sağlanamayacağını bildiğinden, “faizler çok yüksek, artık düşmeli” şeklinde bir baskı kuruyor. Bunun peşi sıra da “enflasyon-faiz” tartışmasını ortaya koyuyor.

Özel tasarrufların azaldığı yerde mecburen dış kaynak gerekir. Küresel ekonominin durumu ortadayken, hele ki kaynakların kıt olduğu bir dönemde “faizler düşsün” diye ısrar etmek, özel kesimin mecburen aldığı kredilerin maliyetini düşürerek, zeytin dalı uzatmak gibidir.

Doğru, faiz de enflasyonun bir unsuru olarak değerlendirilebilir. Ancak faizlerin yükselme sebebine bakınca, açık bir şekilde kamunun sürekli büyümesi olduğu görülüyor. Modern siyasette “bütçe disiplini”, kamunun küçültülmesi anlamına gelir. Ancak Türkiye'de “kamu sürekli harcayacak ve vatandaş bunu finanse edecek” anlamına geliyor. Hal böyleyken hane halkı kendi parasıyla harcama yapamıyor, kredi kartları ve tüketici kredilerine doğru meylediyor.

Şirketler de benzer şekilde kamunun sürekli genişlemesi sebebiyle, yüksek faiz, döviz borcu, düşük kâr ve cari işlemler açığı sebebiyle, Demokles'in Kılıcı gibi tepesinde sallanan döviz kuru ile boğuşmak zorunda kalıyor.

“Faizler düşsün” sözüne verilen desteğin sadece teknik bir hesaplamadan kaynaklanmadığını böylece anlatmış oldum.

Özetle, büyümenin gerçek kaynağı tasarruflar ve nihayetinde özel yatırımlar olmalıyken, kamu harcamaları ve kamu tarafından sürekli canlı tutulan inşaat sektörüyle ekonomi genişliyor. Kamunun sürekli genişlediği ve halkın gelirlerinden pay alarak tasarrufları azalttığı bir modelle kalkınma, büyüme ve ihracat artışını sağlamak çok mümkün gözükmüyor.

Bunun çözümünün ne olacağını, yaptığım çalışmanın sonuna sakladım. Makalem yayımlandıktan sonra sizlerle bir sonraki TİMREPORT'da paylaşmış olacağım. Ancak, yukarıdaki bilgilere bakarak, çözümün ne olduğunu tahmin etmiş olabileceğinizi düşünüyorum.

Bu sayfa 12 Mayıs 2016 Perşembe tarihinde yayınlanmıştır.
PAYLAŞ