Yükleme Kuramı

Ve beklenen haber tebellür etti. Avrupa Parlamentosu (AP) ve üye devletlerin 2018 yılı AB bütçe görüşmeleri bir kesinti kararı ile sonuçlandı. 18 Kasım Cumartesi günü bütçe başraportörü Mureşan, gelecek yılki AB bütçesinde Türkiye için öngörülmüş fonlarda 105 milyon euro kesinti yapılacağını ve buna ek olarak daha önce ilan edilen 70 milyon euronun da askıya alınmasının kararlaştırıldığını açıkladı. (Kesinti için 67 milyon euro gibi bir miktardan bahsediliyordu)

Karara gerekçe olarak, Ankara'nın demokrasi ve insan hakları alanındaki kararlılığına duyulan şüpheler gösterildi. Karar, Parlamento'nun 30 Kasım 2017 tarihli genel kurulunda kesinleşecek.

Süreç bugünlerde koalisyon hükümeti kurmak için elinden gelen her şeyi yaptığını ama bunun yetmediğini açıklayan Almanya Başbakanı'nın talebi ile başlamıştı. Almanya Başbakanı Angela Merkel "insan haklarının ihlal edilmesini" kabul edilemez bir tavır olduğunu belirterek, Türkiye için ayrılan fon miktarında kısıtlamaya gidilmesini istemişti.

AB mali dönem itibari ile yedi yıllık bir planlama ile çalışıyor. 2014-2020 döneminde Türkiye için 4,5 milyar euroluk bir fon ayrılmıştı. Şimdilik kesileceği açıklanan miktar bu yedi yıllık toplam yardımın yüzde 2,3'üne karşılık geliyor. Basının konuya yönelik sorularını yanıtlayan AB Bakanımız Ömer Çelik “105 milyon euroluk kesinti Türkiye'ye mali olarak bir şey ifade etmeyecektir” ifadelerini kullandı, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcımız da hakeza.

Doğrusu bu kararın sayısal bakımdan dişe dokunur bir anlamı yok; ancak simgesel bir anlam taşıdığı tartışma götürmez. Üzerinde ciddiyetle durulmaması ise ileride kazalara yol açabilir. Zira ilişkileri daha kaygan bir zemine taşıyacak adımlar atmanın ne yeri ne de zamanı. Elbette uluslararası ilişkilerde tokat atana diğer yanağını çevir türünden bir yaklaşım henüz yok. (?) Doğal olarak politik söylem ve restleşmeler bu perspektif ile ele alınmalı. Örneğin hâlihazırda bu fonların Türkiye'nin AB'ye yaklaşması için verildiği göz önüne alınırsa bu davranış ciddi bir vizyonsuzluk olarak değerlendirilebilir; Avrupa'da yükselişte olan aşırı sağ ilişkilerimizi zehirliyor denebilir; Birlik çelişkili davranmakla itham edilebilir vs.

Ancak siyasetin ekonomiyi şekillendirmesinden ziyade ekonominin siyaseti belirlediği bir devirde olduğumuzu artık iyi biliyoruz.

2016 yılı verilerine göre Türkiye'ye uluslararası doğrudan yatırım girişinde Avrupa ülkeleri yüzde 64'lük pay ile birinci sırada yer alıyor. Bunu yüzde 30 ile Asya ülkeleri ve yüzde 6 ile Amerika izliyor. Ülkemizin yurtdışındaki yatırımlarında da en fazla pay yine açık ara farkla Avrupa'ya ait. Bu ölçekte karşılıklı yatırımların tehlikeye atılmaması gerektiğini AB bizden daha net görüyordur. Ayrıca Türkiye AB'nin ihracatında dördüncü; ithalatında beşinci sırada yer alıyor.  2016 yılı toplam dünya ticaretinin -ABD'nin hemen ardından- yüzde 14,8'ini yapan AB'nin ise bugüne kadar ülkemizin bir numaralı ithalat ve ihracat ortağı olduğunu tekrar hatırlatmaya gerek yok. AB-28 ile aynı zamanda özellikle seyahat ve ulaştırma alanında Türkiye lehine gelişmekte olan bir hizmet ticareti de söz konusu.

Millet olarak uzun-soluklu ilişkileri pek sevmediğimizi düşünüyorum. Ancak Türkiye'nin adaylığı hem AB hem de Türkiye için uzun vadeli bir yatırım projesidir. Bu noktada bir satranç oyuncusu soğukkanlılığında kalmayı başarıp, muhatabın hamlelerine orantısız pozisyon almaktan kaçınmak önemli. Önemsenmesi gereken bir diğer husus da sağlanan bu fonlardan maksimum derecede faydalanmak üzerine kafa yorulması gerektiği. Tahsil edilen bütçe kullanımının 2020'de sona ereceği dikkate alındığında bir an önce harekete geçilmesi önem taşıyor. Bunun yanı sıra, sade bir tanımla, “anlam düzeyinde artı değer üretme” olarak ifade edilebilecek Heider'in yükleme kuramı üzerine bir şeyler karıştırmak da yapılacaklar listesine eklenebilir.

Bu sayfa 1 Aralık 2017 Cuma tarihinde yayınlanmıştır.
PAYLAŞ