Biraz Pragmatizm Biraz Diyalog

Biraz fazla mı duygularımızla hareket ediyoruz? Osmanlı tarihinden gelen genetik yazılımımız belki de. Bundan altı yıl önce İspanyol gazetesine demeç veren Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt'in sözleri bazı şeyleri izah edebilir türden: “Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Ülkemiz Türklerin değil başka bir milletin idaresinde olsaydı dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, bizi asimile edeceklerdi.”

Karşımızdakine bakışımızda “stratejik” kavramı en iyi ihtimalle temel ölçütümüz olurken “pragmatizm” kavramını bırakın kullanmayı öykünmeyi bile pek düşünmemişiz galiba. Bunu bugünkü AB ile ilişkilerimizde de yaşıyoruz.

Avrupa ülkeleri ile aramızdaki gergin hava yakın zamanda dağılacağa benzemiyor. Avrupalı liderler 19-20 Ekim tarihlerinde Brüksel'de bir araya geldi. Zirve'de göç krizi, dijital Avrupa, Brexit müzakereleri, savunma ve dış politika, ticaret, Avrupa'nın gelecek finansmanı konuları ele alındı. Bunların yanı sıra AB Komisyonu Başkanı Tusk'ın ifadesi ile Türkiye de bir diğer “kapsamlı tartışma” konusuydu. Bazı haber kaynaklarında Türkiye konusunun önceden tayin edilen zamanın epey fazlasını aldığı rivayet ediliyor.

Donald Tusk, Zirve sonrasında Türkiye'ye katılım öncesi mali yardımın kesilmesi yahut yeniden düzenlenmesi seçeneklerine bakmak üzere Komisyonu görevlendirdiğini açıkladı. “Kapıyı Ankara'ya açık tutmak istiyoruz ancak mevcut gerçeklikler bunu zorlaştırıyor” diye de ekledi.

Fonların revize edilmesine yönelik tartışmaların fitilini Almanya Başbakanı Merkel ateşlemişti. Alman lider, geçtiğimiz ay seçim kampanyaları için düzenlenen TV tartışmaları sırasında Türkiye'nin AB üyelik sürecini durdurmak üzere çağrıda bulunmuştu. Bahse konu son AB Liderler Zirvesi'nin ilk gününde de Türkiye'ye gönderilen üyelik öncesi fonların incelemesi ve bu fonlarda sağduyulu bir indirime gidilmesini talep ettiklerini açıklamıştı. [1]

Birliğin tarihi boyunca genişlemeye ve Türkiye'ye yönelik duruşuna –en azından görünürde-  karşıt bir istikamete sapan Almanya'nın bu tutumu diğer bir konu olsa da, bunun en büyük gerekçesinin 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Almanya'ya yönelik artan sığınma başvurularında yattığı şüphesiz. Almanya'nın bu konuda daha önce olduğu gibi Türkiye'nin hassasiyetlerine saygı göstermemesi, bunu da alenen yapması esas sorun. Almanya Federal Göç ve Mülteciler Dairesi'nin son verileri, Almanya'nın 2017 yılı Ocak-Ağustos döneminde Türk vatandaşlarından 4.408 sığınma başvurusu aldığını gösteriyor. Yani, 2016 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 55,4'lük bir artıştan bahsediliyor.

Almanya'daki bu olumsuz ve tehlikeli değişimin aksine Fransa'da yeni Cumhurbaşkanı Macron Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde esen bu soğuk havayı ısıtacak söylemlere ve vizyona sahip. Birliği tamir etmek için ne yapılabilir sorusu üzerine odaklanması onu diğer liderlerden farklı kılıyor, ülkesini öne çıkarıyor. Bu noktada AB'nin motoru konumundaki Almanya'nın yanında tabiri caizse Birliğin ruhu işlevini üstlenen Fransa'nın desteğinin ikili ilişkilere katkı sağlayacağını düşünmemek elde değil. [2] Ancak, AB ile ilişkilerimizi pragmatizm bakış açısı ile okumak kaydı ile.

Pratik Tarifler

Geçtiğimiz günlerde AB ve Türkiye temsilcilerinin katılımıyla İstanbul'da gerçekleştirilen bir toplantıda üst düzey bir AB yetkilisi düşüncelerini şu şekilde ifade ediyordu: “….Şimdi Türkler bize soruyor bizi seviyor musunuz sevmiyor musunuz?” Biraz rahatsız edici, fazla irrasyonel değil mi? Bu noktada, Türkiye-AB ilişkilerinin yazılımını değiştirmemiz gerekmiyor mu sorusunu teoriden pratiğe geçmenin vakti geldi ama geçmesin diye yanıtlayalım.

Daha fazla ekonomi, ihracat, turizm, eğitim, kültür, sanat, sağlık, spor vd. alanlardaki mevcudiyet ve baskınlığımızın açık ara öne çıktığı yeni bir perspektifi oluşturabiliriz. Hele ki ülkemizin kısa sürede çok yol aldığı bu kadar apaçık ortadayken. Yılın ilk çeyreğinde yüzde 5,2'lik büyümenin ardından ikinci çeyrekte de yüzde 5,1 ile Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere gibi önde gelen ekonomilerden çok daha hızlı büyüdük. Yani, Avrupa'nın büyümesine en önemli katkıyı verebilecek ekonomilerden biri olduğumuzu teyit ettik.[3]

Türkiye gibi çok büyük bir pazarın, AB için vazgeçilmez olduğu sabit bir gerçek. Avrupa Birliği Sanayi Ürün Listesi'nde (PRODCOM) ülkemiz ürün çeşitliliğinde AB ülkeleri ile karşılaştırıldığında 7. sırada yer alıyor. Keza Türkiye nüfus yapısı onlar için harikulade-karakteristik özelliklere sahip. Öyle ki uluslararası firmalar mavi ve beyaz yakalı Türk çalışanlarını yere göğe sığdıramıyor. Çok iyi eğitim gördükleri ve her koşula çok iyi entegre olduklarından övgü ile bahsediliyor. Bu başarıları daha yukarılara taşımamız gerektiğine elbette şüphe yok.

Tabii bu arada üye ülkelerin de daha etik davranabilmek adına kendilerini Türkiye'nin yerine koymaları gerek. 1963 yılında Ankara Anlaşması imzalandığında Topluluğun 7. üyesi olacakken, 2017'de 29. aday ülke olarak hala bekleme listesinde olmasının salt mevzuata uyum, yasal çerçeve vs. gibi teknik ve mesleki gerekçelerle izah edilemeyeceği gerçeği AB için bir başlangıç olabilir. Bu noktada, mülteci anlaşması gibi Türkiye'nin sorumluluk üstlendiği çalışmaların AB'li dostlarımıza anlatılması mutlaka yararlı olacaktır. Devletlerin değil ama halkların birbirine ihtiyacı olduğu sözgötürmez. Taraflar arası herhangi bir alanda düzenlenecek platformlar diyaloğu pekiştirecek, anlaşmazlıkların daha kolay kavranmasına zemin sağlayacaktır.

Halihazırda evrimsel bir kırılma noktasında duran bir AB olduğu unutulmamalı. Bundan on yıl önce demokratik açıklık, genişleme gibi yapısal sorunlar ile boğuşurken şu an küresel kriz ve bu krizin işsizlik, göç sorunu gibi etkileri, aşırı sağın yükselişi, Brexit, Katalonya'daki gibi bağımsızlığa yönelik referandum sonuçları, Troika, Trump'ın başkan seçilmesi, komitoloji gibi farklı meydan okumalarla karşı karşıya olan bir AB.  Tüm bunlar Türkiye gibi AB'nin de ciddi sorunlar ile karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Bu aşamada, risklerin daha çok azaltılması mı yoksa daha fazla paylaşılması mı sorusu ise AB'yi bu noktadan ileriye taşıyacak yegâne soru.

Son olarak, mevcut küresel düzenin başat aktörlerinin varlıklarını borçlu oldukları ölçüde ve şiddette bir pragmatizm ile ilişkilerimize bakamayabiliriz. Ama taraflar arasında diyaloğu ekonomiden başlatabiliriz. İlk adımı kimin attığının da pek önemi olmamalı.

Aday ve Potansiyel Aday Ülkelere Göre Fon Dağılımı (milyon Euro)

 

IPA I
(2007-2013)

IPA II
(2014-2020)

Türkiye

4.795

4.454

Sırbistan

1.386

1.508

Hırvatistan*

998

 

Bosna-Hersek

656

 

Kosova

635

646

Makedonya Cumhuriyeti

615

664

Arnavutluk

595

650

Karadağ

236

271

İzlanda**

30

 

Çok Ülkeli Program Desteği***

 

2.958

*Hırvatistan Temmuz 2013'de Birliğe üye oldu.

 

**İzlanda 2011 yılında destek almaya başladı.

 

***Bosna-Hersek'e tahsil edilmeyen 542 milyon Euro'yu içerir.

 

[1] AB tarafından finanse edilen Jean Monnet Burs Programı “Türkiye'deki son gelişmelere bağlı olarak” 2016-2017 dönemi için iptal edilmişti.

[2] Türkiye İhracatçılar Meclisi tarafından gerçekleştirilen “Türk İhraç Ürünleri Algı Araştırması” nda yüzde 77'lik memnuniyet oranı ile Fransa'nın İngiltere'nin ardından memnuniyet oranı en yüksek ikinci ülke olduğu bilgisini paylaşmak isterim.

[3] AB Komisyonu Bahar 2017 Ekonomik Öngörü Raporu'nda Türkiye için tahmin edilen GSYH beklentisi yüzde 3'tür.

Bu sayfa 6 Kasım 2017 Pazartesi tarihinde yayınlanmıştır.
PAYLAŞ